caminin bölümleri, caminin kısımlarının açıklaması

bu başlık altında arada sırada genel kültür ile bilgiler yayınlanacaktır




Geniş Açıklama:
Müslümanların kutsal ibadet mekanıdır. Arapça'dan gelen bir sözcüktür. Cem’ (Toplanma, bir araya gelme) kökünden gelen cami "toplayan, bir araya getiren yer, toplanma yeri" demektir. Her kıtada ve ülkede değişik göz alıcı mimari tarzlar ve süslemelerle yapılır. Mescit (Mescid) sözcüğü ise yine Arapça'daki secd(e)’den türeyip secdeye varılan yer, ibadet yeri demektir. İspanya'da yaşayan İslam Uygarlığı Endülüsler'den miras kalan ve cami demek olan ‘mezquita’ sözüğünün ‘mescid’den geldiği çok açık olup, İngilizce'de de bundan dolayı camiye ‘mosque’ denmektedir. Zaman içinde bu dini mimarilerde küçüklere mescit, büyüklere cami denilmiştir. Büyük camilere selatin camileri denir. Üstü açık yerlere namazgah denilmiştir.

İçinde bazı dinî törenlerin yapıldığı, Cuma ve Bayram namazlarının kılınabildiği büyük Müslüman tapınağı. İçinde "mimber"i bulunmadığı ve "hutbe" okunmadığı için Cuma ve Bayram namazlarının kılınmadığı tapınaklara mescit denir. Doğrudan doğruya cami olarak yapılmış ya da sonradan cami haline getirilmiş bütün Müslüman tapınaklarının içinde mutlak surette birer mihrap, Cuma namazının kılındığı mimber, büyük ya da küçük müezzin mahfili, maksuresi, son cemaat yeri, dışarda geniş ya da dar avlusu, çoğu şadırvan şeklinde olan abdest alacak yeri, tek ya da çok şerefeli minaresi bulunur.

Camiler, ilk yapılış devirlerinde, özellikle Peygamber Muhammet ve Dört Halife devrinde yalnız namaz kılınan yer olarak bırakılmamış, savaş ve barış kararlarının verildiği, din konusu ile çeşitli tartışmaların yapıldığı, itibarlı konukların ağırlandığı, yabancı ülkelerden gelen elçilerin kabul edildiği davacı ve davalıların dinlendiği yer olarak kullanılan yerler olmuştur. Fakat toplumun din işleri ile devlet işleri, ayrı ayrı düzenler halinde teşkilâtlandıktan sonra, camiler yalnız ibadet ve ibadetle ilgili hususlar için kullanılmıştır. Bugün camiler, namaz, mukabele (Kur’ an dinlemek) gibi ibadet, vaız ve cami dersleri dinlemek gibi bilgi işleri dışında bir de mevlit törenleri için kullanılmaktadır. Camide namaz safhası ve vaaz, imam, hatip, müezzinler ve vaizlar tarafından düzenlenir. Böylece ferdin dünya selâmetine ve ahiret saadetine ulaştırılması amacı etrafında çalışılmış olunur.

Bütün İslâm ülkelerinin büyük şehirlerinden köylerine kadar yaygın olan camiler belli bir yöre halkı tarafından, bir hükümdar ya da bir devlet ileri geleni tarafından, özel kişiler tarafından yaptırıldığı gibi dinî özellik taşıyan kurumlar tarafından da yaptırılmıştır. Cami, hükümdarlardan ya da devlet büyüklerinden biri tarafından yaptırılmışsa, cami avlusunun uygun bir yerinde çok defa kendilerinin ve yakınlarının mezarları, türbeleri de bulunur.

Camilerin büyük olanlarının başlıcalarında, halkın "Sakal-ı Şerif" dediği, Peygamber Muhammet’in traş sırasında ashabın (Peygamber görmüş ve yanında bulunmuş olanlar) birer hatıra olarak alıp sakladıkları sakallarından zamanımıza kadar gelenler bulunur. Sakal’ı Şerif, özellikle mevlit kandillerinde, Ramazan ayının Kadir günü ve gecesinde halk tarafından ziyaret edilir.

Camilerde bulunan eşyalar, sadelik, temizlik ve işe elverişlilikleri ile önem kazanan her boydan ve cinsten yaygılarla, seyyar ve sabit kürsülerden,kuran’ın konulmasına yarayan rahlelerden, vaızların oturacakları mimberlerden ibarettir. Bu eşyalar içindeki işçilik sanatının birbirlerine benzeyen tarafları kadar, birer şaheserleri sayılacak değerde olanları çoktur. Camilerin içleri genel olarak özentili ve gösterişli süslerden uzaktır. Fakat bu sadelik, türlü çinililerle oyma işleriyle, ünlü hattatların yazılarıyla, İslâm - Türk sanat dehâsının paha biçilmez eserlerinin meydana gelmesini sağlamıştır.

Cami avlularında, üstlerine, namazları kılınacak tabutların konulacağı bir ya da bir kaç musalla taşı bulunur.

Yüzyıllar boyunca Müslümanların sosyal hayatında çok önemli yer tutan dini bir müessese olan camiler, ülkemizde, bugün köylerimizin yarısından fazlasında, bucaklarımızın çoğunda, şehir ve kasabalarımızın hepsinde çok sayıda bulunmaktadır. Çoğu birer anıt değeri taşıyan bu tapınakların en ünlüleri İstanbul’da bulunmaktadır.

Yapı: Türkiye’de camiler genel olarak büyük ve boş bir alan ortasında yapılmış, böylece diğer binalardan ve evlerden ayrılmıştır. Bu camide başlıca üç kısım ayırdedilir: 1 - Dış avlu (harîm), 2 - İç avlu (harem), 3 - Cami içi (kubbe altı ya da şahın).

Dış avlunun çevresi, pencereli duvarlarla çevrilmiştir. Bu pencerelerde demir parmaklıklar bulunur. Duvarlara, çeşitli yerlerinden bir kaç kapı yapılmıştır. Büyük camilerin dış avlularında çoklukla birkaç ağaç dikilmiştir. Avlunun zemini topraktır ve kaldırım döşeli ince yollar vardır. Dış avlunun ortasında cami binası bulunur. Bu bölüm, biri iç avlu, ikincisi üstü örtülü asıl cami binası olmak üzere iki kısımdır.

İç avlu, cami binasına bitişik, etrafı yüksek duvarlarla çevrili ve mermer döşelidir. İç tarafında üstleri küçük kubbelerle örtülü küçük revaklar vardır. Avlunun ortasında abdest almaya yarayan bir şadırvan bulunur. Avlunun sağ ve sol taraflarında birer yan kapı, asıl cami binasına girilen bir "cümle kapısı" vardır. Bu kapının dış tarafında sağlı sollu birer mihrap vardır. Buraya "son cemaat" yeri denir. Cami duvarının dışında, binaya ve iç avlu duvarlarına bitişik bir, iki, dört ya da daha fazla yüksek ve ince kule şeklinde minareler yapılmıştır.

Caminin bütün binası Mekke’ye yani Kabe’ye bakacak şekilde yapılmıştır. Cami kapısından mihraba çekilecek bir doğrunun yönü Kâbeyi gösterir.

Caminin içinde bir büyük orta kısımla yan kısımlar vardır. Üstü büyük bir kubbe ile örtülü olan bu orta kısma "merkez sahnı" yanlardakine "yan şahın" denir. Sahınların zemini mermer döşelidir. Halkın namaz kılabilmesi için buralara hasır ya da halı serilir. Merkez sahnının Kâbeye yönelen kısmının ortasında ve caminin en ileri gelen duvarında namaz kıldıran imamın bulunduğu "mihrap" vardır. Mihrabın sağ tarafında "minber" denilen yüksek bir yer bulunur. Caminin en süslü bölümü olan minberde Cuma günleri hutbe okunur. Bundan başka vaizler için kürsüler ve müezzinler için yüksekçe bir "mahvil" bulunur; buna "Mezin mahvili" de denir. Bazı büyük camilerde, ayrı bir kapıdan girilen ve yüksekçe olan "Hünkâr mahvili" de bulunur.

Mescid:

Namaz kılınan yer anlamındadır. Bazen câmi yerine mescid kelimesi de kullanılır.

Câmiler müslüman toplumların ayrılmaz parçası, müslümanlar arasında kardeşlik duygularının pekiştiği, birlik ve beraberliğin güçlendiği önemli yerlerdir.

Cami ve mescid ayrımı sadece Türkiyede vardır. Diğer islam ülkelerinde mescid kelimesi Türkiyedeki cami sözcüğünün karşılığı olarak kullanılır. Arapçanın dışındaki dillere cami kelimesi mescid sözcüğünün değişik dillerdeki okunuş şekli olarak girmiştir


Câminin Bölümleri:

Camilerde genellikle şu bölümler bulunur:

Mihrab:

Câmilerde kıble yönünde bulunan ve imamın namaz kıldırırken durduğu girintili bölümdür.

Geniş Açıklama : Oda, köşk, baş köşe, yüksek yer, savaş âleti. Câmide imamın namaz kılarken cemaatin önünde durduğu, kıble tarafındaki duvarın ortasında bulunan, oyuk, girintili yer anlamında bir terim. Çoğulu "mehârîb"tir. Bu bölüm, savaş âletine benzetilerek mihrab denilmesi, şeytan ve kötü düşünce ve arzularla savaş yeri kabul edilmesindendir.

Kuran-ı Kerim'de Mihrap

Kur'ân-ı Kerîm'de mihrab sözcüğü ve çoğulu şu âyetlerde geçmektedir. Kudüs'te Mescid-i Aksa bünyesinde, Meryem'in barındığı bir bölme anlamında şöyle kullanılmıştır: "Rabbi onu, güzel bir şekilde kabul etti ve onu güzel bir bitki gibi yetiştirdi. Onu Zekeriyya'nın himayesine bıraktı. Zekeriyya meryem'in bulunduğu mihrâba her girdiğinde onun yanında yiyecek, rızık buldu. "Bu,.sana nereden geldi ey Meryem?" dedi". Meryem; "O, Allah tarafındandır. Şüphesiz Allah, dilediğini hesapsız bir şekilde rızıklandırır" (Ali İmrân, 3/37).

Namaz kılınan yer ve mabed anlamında olmak üzere şöyle buyurulur:

"Zekeriyya mabedde (Mihrâb) namaz kılarken, melekler ona şöyle seslendiler": Allah sana, kendi sözüyle meydana gelen İsa'yı tasdik eden, efendi, iffetli ve salihlerden bir peygamber olan Yahya'yı müjdeliyor" (Ali İmrân, 3/39). "Zekeriyya mabedden (mihrâb) kavminin önüne çıktı" (Meryem, 19/11). "Ey Muhammed! Sana davacıların haberi geldi mi? Hani onlar duvardan Davud'un ibadet yeri olan "mihrâba" tırmanmışlardı" (es-Sâd, 38/21). Çoğulu köşk ve saray anlamında kullanılır: "Cinler, Süleyman'ın istediği gibi saraylar (mehârib), heykeller, havuzlar kadar büyük çanaklar ve sabit kazanlar yaparlardı" (Sebe; 34/13).

Mihrabın Mimarisi ve Tarihçesi

Mihrâb, günümüzde genellikle caminin kıble duvarı oyuk şekilde inşa edilerek ve çevresi de yazı veya diğer süs unsurları ile süslenerek yapılır. Çini, mermer veya ahşaptan yapılan ve sanat değeri oldukça yüksek mihrâplar vardır. Cami zemininden 15-20 cm. yüksek yapılanlarına da rastlanır.

Mihrâbın camilere günümüzdeki şekliyle girmesi Emeviler devrine kadar dayanmaktadır. İlk zamanlarda, yani; Peygamber döneminde kıble, mihrâb ile değil, renkli bir çizgi veya üzerinde belirli işaretler bulunan bir taş levha gibi herhangi bir işaret ile gösterilmekteydi. Emeviler devrinde camilerin ayrılmaz bir unsuru olarak dini hayata giren mihrâblar, Selçuklular ve özellikle Osmanlılar zamanında yapılan taş ve çini çeşitleriyle diğer İslâm ülkelerinin hiç birinde görülmeyen bir değişiklik arzetmiştir. Bilhassa Bursa'daki Yeşil Camii'nin mihrâbı, Selçuklular devrinde bile rastlanmayan bir zenginlik ve ve ihtişam gösterir. Ayrıca bu caminin çinili mihrabı kendi cinsleri arasında en büyük ölçüde yapılmış olanıdır.

Mihrâb süslemelerinde değişik renk ve stillerde şekillerin yanı sıra, nefis hatlarla "Âyetül-Kürsî" olarak bilinen Bakara sûresinin 255. âyetinin yazıldığı da olur. Mihrabın hemen üzerine "Zekeriyya, Meryem'in bulunduğu mihrâba her girdiğinde" anlamına gelen "Küllemâ dehule aleyhâ Zekeriyyal Mihrabe" (Ali İmran, 3/37) âyetinin yazılması alışkanlık haline gelmiştir. İslâmî bakımdan mihrabın çevresine böyle bir âyet veya hadis yazımı şart değilse de, cemaatin okuyarak yararlanması için mihrâbla ilgili bir âyetin yazılmasında bir sakınca bulunmaz. Ancak yukarıdaki âyetin yerine, namazın şartlarından birisi olan "kıbleye yönelme"yi hatırlatan; "Ey Muhammed! Yüzünü Mescid-i Haram tarafına çevir"anlamındaki, "Fevelli vecheke şatral-Mescidi'l-Haram" âyetinin (bk. Bakara, 2/114,149, 150) yazıldığı da görülmektedir.

Diğer yandan mihrâbın sağ üst kısmına "Allah", sol üst kısmına "Muhammed" veya üst kısma yalnız "İhlâs" sûresinin yazıldığı da görülür. Osmanlılarda geceleri imamın namazda görülebilmesi için mihrabın iki tarafına büyük ve yüksek bir şamdan konulmakta ve bunlara dikilen kalın mumlar geceleri yakılmaktaydı. Günümüzde petrol lambalarının veya elektriğin aydınlatmada kullanılmasıyla bu şamdanlar bazı büyük camilerde süs ve hatıra olarak korunmaktadır.

Minber: 

Câmilerde imamın cuma ve bayram hutbelerini okuduğu yüksekçe merdivenli yerdir.

Geniş Açıklama : Camide hatibin hutbe okumasına mahsus kürsü. Arapça, yüksek olmak, anlamındaki "nebr" kökünden ism-i âlettir. Minber, Cuma veya bayram hutbelerini okumak üzere çıkılan, genellikle mihrâbın hemen sağında bulunan merdivenli yapının adıdır.

Hz. Peygamber'in Medine'de inşa ettirdiği Mescid-i Nebevi'de, önceleri bir minber bulunmuyordu. Cemaatin çoğalması nedeniyle Hz. Peygamber (s.a.s)'in ders ve hutbelerinin daha rahat duyulabilmesi için, Hicretten yedi yıl kadar sonra ilk minber yapıldı. Hz. Peygamber o zamana kadar bir hurma kütüğüne yaslanarak ve kerpiçten yapılmış bir set üzerine çıkararak hitap ediyordu (Semhûdî, Vefâü'l Vefâ, Mısır 1326, I, 281-282).

İlk minber Hz. Peygamber'in ashabıyla istişaresinden sonra isteği üzerine bir kadının marangoz olan kölesi tarafından yapılmıştır. Ustanın adıyla ilgili farklı rivayetlerden, minber yapımıyla bir kaç kişinin ilgilendiği anlaşılmaktadır.

Ahşap olan ilk minber, Medine'den Şam tarafına doğru dokuz millik bir mesafede bulunan ormandan kesilen ılgın ağacından yapıldı (Buhârî, Cum'a, 26). Minber iki basamak ve üst tarafında bir oturma yerinden ibaretti. Mescidde yerine konulup, Allah Rasulünün üzerine ilk çıkışında, daha önce yaslanarak hitap ettiği hurma kütüğünden bazı inilti sesleri duyuldu. Hz. Peygamber, hurma kütüğünü eliyle okşayınca inleme sesi kesildi. Bu olay, Ashabın huzurunda cereyan ettiği için pek çok kimse tarafından rivayet edilmiştir. Hatta bu konu ile ilgili hadislerin tevatür derecesine ulaştığı öne sürülmüştür (bk.ez-Zebîdî, Tecrîd-i Sarih Trc, Ahmed Naim, III, 73-79).

Hz. Peygamber vefat edince ilk halife Hz. Ebu Bekir (r.a.) edebinden dolayı minberin ikinci basamağında, Hz. Ömer (r.a.) de ilk basamağında hutbe okumuşlardır. Hz Osman (r.a) ise üçüncü basamağa kadar çıktı. Çünkü o da bir basamak inseydi yerde hitap etmesi gerekecekti. Bu ise sünnete aykırı olurdu (Semhudî, I, 282). Minber'in kapısına ilk perde astıranın da o olduğu rivayet edilir.

Hz. Peygamber'in minberi hicrî kırk dokuz tarihine kadar daha önceki hâli üzere kalmıştır. Muaviye b. Ebî Süfyan Sultan olunca siyasi nüfuz ve gücünü arttırmak için minberi Şam'a nakletmek istedi. Bunun için Medine valisi Mervan b. el-Hakem'e mektup gönderdi. Ancak minber sökülmeye teşebbüs edildiği sırada güneş tutuldu. Medine ufuklarının kararmasını manevi bir işaret olarak kabul eden Mervan, düşüncesinden vazgeçti. Minberin alt kısmına altı basamak daha ilave ettirerek, basamak sayısını dokuza çıkardı. Mervan, cemaat çoğaldığı için bu yola başvurmuştu.

Minber bu şekliyle 654/1256 yılındaki yangına kadar devam etti (Abdü'l-Hay el-Kettânî, Terâtibü'l-İdâriye, I, 67). Mermerden olan Mescid-i Nebevi'nin son minberi Osmanlı Sultanı III. Murad tarafından yaptırılmıştır.

Mescid-i Nebevi'de müslümanların en fazla rağbet ettikleri yer Minber'le Hz. Peygamber'in kabri arasıdır. Çünkü Hz. Peygamber burasını Cennet'ten bir bahçe olarak nitelendirmiştir (İbn Sa'd, I, 253). Bazı hadislerde ise minberin Havz'ın üzerinde olduğu ve cennet kapılarından biri bulunduğu bildirilmektedir (Bağavî, Şerhü's-Sünne, II, 340).

Hz. Peygamber'in hayatında bir ilim kürsüsü, bir idare makamı özelliği olan minber, ondan sonra hutbeler dışında halifelerin üzerinde bey'at aldıkları ve göreve başlarken çıkmayı mutad hale getirdikleri bir yer olarak fonksiyonunu sürdürmüştür. Hakimiyetin sembolü haline gelen minber, valilerin göreve başlarken ve ondan ayrılırken çıktıkları hükümdarın temsilcisi olarak oturdukları bir makamdı. İlk asırlarda valiler ellerinde asa ile ayakta hutbe okurlardı. Mescidlerin kazâi fonksiyonları da, genellikle minber yanında gerçekleşiyordu. Hz. Peygamber (s.a.s)'in minberi yanında yalan söylenemeyeceği ve bunu yapanın Cehenneme gireceğini belirten sözleri sebebiyle olmalı, genellikle zanlılara minberinin yanıbaşında yemin ettirilirdi (Hadis için bk. İbn Sa'd, I, 254).

Mescid-i Nebevî'den sonra ilk minber Mısır'da Amr Camiî'ne konuldu. Ancak başlangıçtaki hükümranlıkla ilgili fonksiyonu sebebiyle olmalıdır ki Hz. Ömer (r.a.)'ın emriyle bu minber kaldırıldı. Hicri 132 yılından itibâren Mısır'da eyâlet camilerine minberin konulmasıyla minber, bütün cuma camilerine yayıldı. Ahşap ve mermer işçiliğinin en güzel örneklerini teşkil edecek minberler yapıldı. Ahşap minberlerin en eski örneği Keyravan Camiî minberidir. Kurtuba'daki Hakem II minberi kaynakların verdiği bilgilere göre çok değerliydi. Tekerlekler üzerinde yürütülebilen minberde Hz.Ömer'e ait bir Kur'an nüshası da bulunmaktaydı. Anadolu'da en eski minber Konya Alaaddin Camii'nin ahşap minberidir. Kendisinden sonrakilere örnek teşkil etmiştir. Selçuklu taş minberleri ise kötü tamirler sonucu özelliklerini yitirmişlerdir. Osmanlılar döneminde mermerden yapılan minberler yaygındır. Bitki motifleri ve geometrik şekillerle süslenen minberler camiîn iç süslemesi ve mimari üslubuyla bir bütünlük arzetmektedir (bk. Oktay Aslanapa, Minber mad. İA.).

Günümüzde minberler beş, yedi, dokuz veya daha fazla basamaklı olur. İmam, genellikle yedinci basamakta durur. Ancak bu durum, câmiîn ve dolayısıyla minberin büyüklüğüne göre değişir.

Kürsü:

Câmilerde vaaz verilen yüksekçe oturma yeridir.

Geniş Açıklama: Camide hatibin hutbe okumasına mahsus kürsü. Arapça, yüksek olmak, anlamındaki "nebr" kökünden ism-i âlettir. Minber, Cuma veya bayram hutbelerini okumak üzere çıkılan, genellikle mihrâbın hemen sağında bulunan merdivenli yapının adıdır.

Hz. Peygamber'in Medine'de inşa ettirdiği Mescid-i Nebevi'de, önceleri bir minber bulunmuyordu. Cemaatin çoğalması nedeniyle Hz. Peygamber (s.a.s)'in ders ve hutbelerinin daha rahat duyulabilmesi için, Hicretten yedi yıl kadar sonra ilk minber yapıldı. Hz. Peygamber o zamana kadar bir hurma kütüğüne yaslanarak ve kerpiçten yapılmış bir set üzerine çıkararak hitap ediyordu (Semhûdî, Vefâü'l Vefâ, Mısır 1326, I, 281-282).

İlk minber Hz. Peygamber'in ashabıyla istişaresinden sonra isteği üzerine bir kadının marangoz olan kölesi tarafından yapılmıştır. Ustanın adıyla ilgili farklı rivayetlerden, minber yapımıyla bir kaç kişinin ilgilendiği anlaşılmaktadır.

Ahşap olan ilk minber, Medine'den Şam tarafına doğru dokuz millik bir mesafede bulunan ormandan kesilen ılgın ağacından yapıldı (Buhârî, Cum'a, 26). Minber iki basamak ve üst tarafında bir oturma yerinden ibaretti. Mescidde yerine konulup, Allah Rasulünün üzerine ilk çıkışında, daha önce yaslanarak hitap ettiği hurma kütüğünden bazı inilti sesleri duyuldu. Hz. Peygamber, hurma kütüğünü eliyle okşayınca inleme sesi kesildi. Bu olay, Ashabın huzurunda cereyan ettiği için pek çok kimse tarafından rivayet edilmiştir. Hatta bu konu ile ilgili hadislerin tevatür derecesine ulaştığı öne sürülmüştür (bk.ez-Zebîdî, Tecrîd-i Sarih Trc, Ahmed Naim, III, 73-79).

Hz. Peygamber vefat edince ilk halife Hz. Ebu Bekir (r.a.) edebinden dolayı minberin ikinci basamağında, Hz. Ömer (r.a.) de ilk basamağında hutbe okumuşlardır. Hz Osman (r.a) ise üçüncü basamağa kadar çıktı. Çünkü o da bir basamak inseydi yerde hitap etmesi gerekecekti. Bu ise sünnete aykırı olurdu (Semhudî, I, 282). Minber'in kapısına ilk perde astıranın da o olduğu rivayet edilir.

Hz. Peygamber'in minberi hicrî kırk dokuz tarihine kadar daha önceki hâli üzere kalmıştır. Muaviye b. Ebî Süfyan Sultan olunca siyasi nüfuz ve gücünü arttırmak için minberi Şam'a nakletmek istedi. Bunun için Medine valisi Mervan b. el-Hakem'e mektup gönderdi. Ancak minber sökülmeye teşebbüs edildiği sırada güneş tutuldu. Medine ufuklarının kararmasını manevi bir işaret olarak kabul eden Mervan, düşüncesinden vazgeçti. Minberin alt kısmına altı basamak daha ilave ettirerek, basamak sayısını dokuza çıkardı. Mervan, cemaat çoğaldığı için bu yola başvurmuştu.

Minber bu şekliyle 654/1256 yılındaki yangına kadar devam etti (Abdü'l-Hay el-Kettânî, Terâtibü'l-İdâriye, I, 67). Mermerden olan Mescid-i Nebevi'nin son minberi Osmanlı Sultanı III. Murad tarafından yaptırılmıştır.

Mescid-i Nebevi'de müslümanların en fazla rağbet ettikleri yer Minber'le Hz. Peygamber'in kabri arasıdır. Çünkü Hz. Peygamber burasını Cennet'ten bir bahçe olarak nitelendirmiştir (İbn Sa'd, I, 253). Bazı hadislerde ise minberin Havz'ın üzerinde olduğu ve cennet kapılarından biri bulunduğu bildirilmektedir (Bağavî, Şerhü's-Sünne, II, 340).

Hz. Peygamber'in hayatında bir ilim kürsüsü, bir idare makamı özelliği olan minber, ondan sonra hutbeler dışında halifelerin üzerinde bey'at aldıkları ve göreve başlarken çıkmayı mutad hale getirdikleri bir yer olarak fonksiyonunu sürdürmüştür. Hakimiyetin sembolü haline gelen minber, valilerin göreve başlarken ve ondan ayrılırken çıktıkları hükümdarın temsilcisi olarak oturdukları bir makamdı. İlk asırlarda valiler ellerinde asa ile ayakta hutbe okurlardı. Mescidlerin kazâi fonksiyonları da, genellikle minber yanında gerçekleşiyordu. Hz. Peygamber (s.a.s)'in minberi yanında yalan söylenemeyeceği ve bunu yapanın Cehenneme gireceğini belirten sözleri sebebiyle olmalı, genellikle zanlılara minberinin yanıbaşında yemin ettirilirdi (Hadis için bk. İbn Sa'd, I, 254).

Mescid-i Nebevî'den sonra ilk minber Mısır'da Amr Camiî'ne konuldu. Ancak başlangıçtaki hükümranlıkla ilgili fonksiyonu sebebiyle olmalıdır ki Hz. Ömer (r.a.)'ın emriyle bu minber kaldırıldı. Hicri 132 yılından itibâren Mısır'da eyâlet camilerine minberin konulmasıyla minber, bütün cuma camilerine yayıldı. Ahşap ve mermer işçiliğinin en güzel örneklerini teşkil edecek minberler yapıldı. Ahşap minberlerin en eski örneği Keyravan Camiî minberidir. Kurtuba'daki Hakem II minberi kaynakların verdiği bilgilere göre çok değerliydi. Tekerlekler üzerinde yürütülebilen minberde Hz.Ömer'e ait bir Kur'an nüshası da bulunmaktaydı. Anadolu'da en eski minber Konya Alaaddin Camii'nin ahşap minberidir. Kendisinden sonrakilere örnek teşkil etmiştir. Selçuklu taş minberleri ise kötü tamirler sonucu özelliklerini yitirmişlerdir. Osmanlılar döneminde mermerden yapılan minberler yaygındır. Bitki motifleri ve geometrik şekillerle süslenen minberler camiîn iç süslemesi ve mimari üslubuyla bir bütünlük arzetmektedir (bk. Oktay Aslanapa, Minber mad. İA.).

Günümüzde minberler beş, yedi, dokuz veya daha fazla basamaklı olur. İmam, genellikle yedinci basamakta durur. Ancak bu durum, câmiîn ve dolayısıyla minberin büyüklüğüne göre değişir.

Minare:

Câmilerin bitişiğinde ezan okumak için yapılan kule şeklinde yüksek yapıya denir.

Geniş Açıklama : Minareler İslam dininde ibadet yerleri olan camilerde namaza çağrıyı bildirmek ve sala okumak için inşa edilmiş ana yapıdan yüksek tasarlanan yapılardır.

Camilerde minare ihtiyacı teknolojinin henüz olmadığı İslamiyetin ilk dönemlerinden 20. yy.'ın ilk yarısına kadar, ezanın uzak yerlerden duyulmasına imkan sağlamak için yapılmışlardır.

Eski devirde müezzin, caminin balkonuna yani þerefeye çıkar, istinare denilen şekilde dönerek ezan okurdu, modern çağda artık minareye çıkmadan cami içindeki mikrofondan okumaktadır. Mamafih bazı Nakşibendi tarikatlarında hoparlörle okumak yerine yine eski usul kullanılmaktadır ki, onlar teknolojinin bir kısmını bidat olarak görmektedirler. Camilerde minare zorunlu bir yapı parçası değildir.

İslamiyette ilk minare Mısır'n başkenti Fustat/Yeni Kahire'deki Amr İbn Al As camisinde inşa edilmiştir.

Şerefe:

Minarelerde çepeçevre ve çıkıntılı olarak yapılan ezan okuma yeridir. Buraya minarenin içindeki basamaklarla çıkılır. Minarelerde genellikle bir şerefe bulunur. Birden fazla şerefeli minareler de vardır.

Geniş Açıklama : Minare balkonu. Farsça şarafa, eşik gibi, teras demektir (Nişanyan etimolojik sözlüğü). Ahşap, tuğla, taştan ve oyma sanatlıdır.
Şerefe gövde, döşeme, korkuluk şeklinde üç bölümdür. Mimar Sinan'da şerefeler beş tiptir: 1. Püskülsüzler, 2. Dört kollu püsküllü, 3. Beş kollu püsküllü, 4. Altı kollu püsküllü, 5. Dört ve altı kollu çift sıra püsküllü.
Şehzade ve Süleymaniye camileri şerefelerinde 1., Edirne Selimiye Camii'nde 2., Şehzade, Sinan Paşa, Mesih Paşa camilerinde 3., Kılıç Ali Paşa, Kadırga Sokollu camilerinde 4. ve 5. tipler görülür. Büyük camiler üç şerefeli minarelere sahiptir. Sultanahmet Camii minarelerinin toplam 16 şerefesi vardır ve bu sayı 16. padişah Ahmet'e işarettir.
Bu şerefeler minare boyutlarını cami kütlesi ve kubbe ile uyumlu tutar. Mimar Sinan'ın Selimiye uygulamasında stalaktitler şerefeden şerefeye küçülür ve minare boyunu daha uzun gösterir. Her şerefeye ayrı merdivenden çıkılır. Ramazan ayında şerefeler (kandille eskiden)ışıklandırılır ve mahya kurulur

Alem:

Minarenin tepesine yerleştirilen hilâl (ay) şeklindeki tepeliğe denir.

Geniş Açıklama : bayrak Minare, kubbe, sancak direği vb. yüksek şeylerin tepesinde bulunan, madenden yapılmış ay yıldız veya lale biçiminde süs, ayça.

Türk islam sanatında cami, medrese, türbe gibi kubbeli yapıların, minare külahlarının, sancakların üzerine yerleştirilen tepelikler. Ayrıca bayrak, sancak, alamet ve bir kavim veya topluluğun tanınmış ve şöhretli kişileri için kullanılan bir tabirdir.

Araplarda sancak manasınadır. Umumiyetle altında toplulukların birleştiği alamet ve sancaklara, bu hususta kullanılan timsali işaretlere denir. En eski zamanlardan beri ordu ve asker topluluklarının bir işareti olmak üzere alemler kullanılmıştır.

Türkler önceleri alem olarak at kuyruğundan tuğlar, boynuz, kurt sureti ve hilal şekillerini kullanmışlardır Osmanlılarda alem, aynı zamanda silah olarak kullanılan bir nevi balta teber dır. Muhtelif şekilleri olur. Uçları dar yüzlü bir kama veya dört köşe bir süngü şeklinde mızrak gibi uzunca saplı bir silah olup, mızrak vazifesini de görür. Bunların bazılarının üzerinde altın kakmalı yazılar ve süslemelere rastlanır. Yeniçeri ordusunda sancak alemi olarak da kullanılırdı.

Osmanlılarda beyaz, kırmızı, yeşil ve sarı olmak üzere muhtelif renkte bayrak yapılmış ve kullanılmıştır. Sancak karşılığı olarak da alem tabirini kullanmışlar ve sancağı taşıyanlara da alemdar demişlerdir. ilk Osmanlı bayrağı, Selçuklu Sultanı Alaeddin tarafından Osman Gaziye gönderilen Alemin beyaz renkte olmasından dolayı beyaz idi

Bu beyaz sancak, Osman ve Orhan Gazi zamanlarında kırmızı harb bayrağı kullanılmasına rağmen, Yavuz Sultan Selim devrine kadar muhafaza edilmiştir. Yeşil sancak ise, Fatih devrinde padişahın gemiye bindiği zaman geminin arkasına takılmak üzere kullanılırdı. Osmanlı bayraklarına hilal konması Orhan Gazi devrinde başlamıştır. Üç hilal ise, Fatih’in ilk sikkelerinde ve bundan sonraki yeşil sancaklarda kullanılmıştır. Ay yıldızın bayrağa konulması Sultan Üçüncü Selim zamanında olması kuvvetle muhtemeldir.

Bazı tekke bayraklarının Alemlerinde o tekkenin mensub olduğu tarikat pirinin ismi yazılıdır. Bu yazılar umumiyetle Bakır veya pirinçten kesme veya gümüş kakma usulüyle yazılmış ve yaldızlanmıştır. Alem tabiri daha ziyade dini, içtimai ve resmi mahiyetli olan işaretler için kullanılır.

Alem, aynı zamanda cami, türbe, medrese, çarşı, imaret ve bunlara benzer dini ve içtimai binaların kubbeleri tepesine ve minare külahlarıyla, minberler ve şadırvanlar gibi mimari kısımlarının ahşap çatıları üstüne bazan süs bazan da mimari bir eleman olarak konulan tepeliklerdir. Bunlar düşey bir eksene geçirilmiş boncuk gibi yuvarlak şekilde bir kaç parçadan ve onların tepesine takılmış ay veya iki uçları dışarıya doğru kıvrılmış bir boynuz ve bunlara benzer şekillerle son bulan elemanlardır.

Eski Türkler umumiyetle çadır ve binaların tepesine gerek süs olarak ve gerekse nazara karşı moncuk veya boncuk denen tepelikler koyarlardı. Öteden beri devam eden bu geleneğe diğer inşai ve bedii sebeplerin katılması, Alemlerin bugüne kadar devam etmesine sebeb olmuştur. Türkler islamiyetle şereflendikten sonra, moncuk tabiri yerine daha islami buldukları alem sözünü almışlardır.

Alemler, güzel görünmenin yanısıra mimari bir mecburiyetin neticesi olup, kurşun levhaların tepedeki birleşme noktasını örterler. estetik açıdan da dikkati tepede toplayıp, sanki kubbe veya minare semaya yükseliyormuş gibi bir his verirler. Kubbe ve minarelerin Alemleri binanın büyüklüğüne uygun bir şekilde yapılır. Alemi meydana getiren parçalar aşağıdan yukarıya doğru küp, alt bilezik, armut, boyun, üst bilezik ve ay gibi isimler alırlar. Alemlerin, en çok dikkat çeken yeri ay kısmıdır. Bunların boynuz, hilal, nal, zombah, yaprak ve Mevlevi sarığı şeklinde olanları vardır.

Gerek sancak, gerek kubbe ve gerekse minare külahları tepelerine takılan alemler çeşitli zaman ve memleketlere göre çok çeşitli şekiller almıştır

 

Caminin Diger Bilinmeyen Bölümleri :

Muvakkithane: Dış avlu kapısı yanındaki vakit tayini binası. Muvakkit, güneş saatiyle ezan saatini ayarlar.

Hünkar Mahfeli: Selatin camilerinde padişahların namaz kıldığı yer.

Son Cemaat Yeri: Namazın ilk vaktine gelemeyenler için ayrılmış yer.

Mahya: İki minare arasına asılan ışıklı yazı levhası.

Mahfil: Camilerde parmaklıkla ayrılmış yüksek yer.

Hazire: Camiyi yaptıranın, ailesinin, devlet erkanının lahitlerinin bulunduğu yer.

İmam odası: İmam ve müezzinin odası.

Şadırvan: Elbise askılıkları ve oturma sehpaları, içinde su bulunan hazne, musluklar, takunyaları bulunan avlu ortasındaki abdest yeri.

Gasilhane: Cenaze yıkamak için ayrılan yer. Ortasında teneşir tahtası, su araçları, yıkayıcı elbisesi, çizmesi, önlüğü, tabut, tabut yeşil örtüsü bulunur.

Tuvalet: Avluda yer alan eski taşlı veya yeni taşlı, tek veya birçok bölümlü ayakyolu.

Ayakkabılık: Cami kapısı girişinde dışta veya içte, yanlarda bulunan raflı, dolaplı sistem.

Kitabe: Cami ana kapısı üzerinde, Arap harfleriyle, caminin tarihi ve mimarına ait bilgiler ihtiva eden levha.

Hat: Cami tavanında, tavan katında bulunan bant halinde yahut levha halindeki yazılar.

Türbe: Genellikle kubbeli, camiye bitişik, etrafı açık mezarlık.

Kurs odaları: Külliyelerde imamların öğrencilere ders verdiği yerler.

Yer örtüsü: Hemen her camide halı. Son cemaat yerinde hasır, muşamba örtüler.

Kapı örtüsü: Kenarları işlemeli kalın muşamba örtü.

Avize: Yüzlerce tek kandil veya ortada büyük bir avize.

Vaiz: İbadethanelerde, genellikle camilerde güzel nasihatler veren, kürsüde oturarak her gün veya cuma namazı öncesinde ayet ve hadislerle cemaate dersler veren hoca.

Kubbe: Camiler başta olmak üzere yapılarda yarım küre şeklindeki dam. Kasnak, kemer, tavan ve pencereleri vardır. En büyük kubbe Selimiye Camii kubbesidir.

Musalla taşı: Camilerde cenzelerin üzerine konulup cenaze namazının imam tarafından önünde kıldırıldığı taş.

 

Meşhur camiler:

 İslam devletlerinden başta Emeviler, Abbasiler, Selçuklular ve Osmanlılar olmak üzere, Müslümanların oturmakta olduğu bütün şehir ve beldeleri, baştan başa camilerle süslemişlerdir. Cami inşası başlı başına bir mimari tarz vücuda getirmiştir. Bunların bir kısmı çeşitli harplerde, yangın ve sel felaketlerinde yıkılmasına rağmen, hala pek çoğu ayakta durmaktadır. Hele Osmanlılar Bursa, Edirne ve İstanbul gibi payitaht şehirlerinde sayılamayacak kadar camiler yaptırmıştır. Edirne’de Selimiye Cami, Bursa’da Kebir ( Ulucami), İstanbul’da Bayezid Cami, Süleymaniye Cami, Fatih Cami, Sultan Ahmed Cami vs. camileri en büyükleri ve en muhteşemleridir. Bundan başka dünyanın çeşitli yerlerinde bulunan başlıca meşhur camilerden bir kısmı şunlardır:

Cami-i Emevi, Cezayir Paşa Camii, Samarra Camii, Kuba Mescidi, Fustat, Amr Camii, Kahire İbni Tulun Camii, Kayravan Sidi Ukba Camii, İsfehan Camii, Kahire Kayıtbay Camii, Buhara Kaliyan Camii, Semerkand Şirdar Camii, Lahor Bedşahi Camii, Kurtuba Camiidir.

Cami adabı:

Camiye hürmet onun kıymetini anlamakla olur. Müslümanların toplandığı ibadet yeri olan camiye abdestsiz girilmez. Herkesi rahatsız eden kokan elbise ile içerde bulunmak uygun değildir. Camilere necaset, yani pislik sokulmaz, yol haline getirilip geçilmez. Pislik bulaştıracak deli ve küçük çocuk camiye sokulmaz. Camilerde pazar kurmak, yüksek sesle konuşmak, nutuk söylemek, konferans vermek uygun değildir. Camilerde sarkıntılık ederek dilenilemeyeceği gibi böyle birine sadaka da verilmez. Misafir olanın haricindeki kimseler camide yemek yiyemezler. Camide alış veriş yapılmaz.

İlk camiler

Yeryüzünde yapılan ilk ibadet yeri, Mekke şehrinde bulunan Kabe’dir. Buraya "Mescid-i Haram" da denir. İslam inancına göre: Kabe ilk defa hazret-i Âdem tarafından yapılmıştı. Nûh aleyhisselam tûfanında yıkıldı. Böylece Kabe’nin yeri, hazret-i Nûh’dan hazret-i İbrahim’e kadar boş durdu. Bugünkü Kabe’yi İbrahim aleyhisselam oğlu hazret-i İsmail ile birlikte bina etmiştir. Zamanla çeşitli tarihlerde tamir edilmiştir.

Müslümanların önemli mabedi olan "Mescid-i Aksa" Hz. Süleyman’ın hükümdarlığı zamanında M. Ö. 965-926 yıllarında onun tarafından Finikeli mimarlara yaptırılmıştır. Yapımı 7 sene sürmüştü. Çok muhteşem bir şekilde inşa ettirilen Mescid-i Aksa, Kudüs’ü zapteden Buhtunnasar tarafından yaktırıldı. Daha sonra Sultan Keyhüsrev tarafından tamir ettirildi. 70 senesinde Romalılar yaktı ise de bina yeniden tamir edildi. Binanın arsası Kudüs Müslümanlarının eline geçince, yeni bir İslam mabedi yapmak için kallanıldı. Altıncı Emevi halifesi olan Velid bin Abdülmelik, 715 senelerinde buraya, yine "Mescid-i Aksa" denilen camiyi yaptırdı.

Müslümanlar için değeri çok yüksek olan camilerden biri de, Medine’deki "Mescid-i Nebi"dir. Medine-i münevvere’nin en büyük camisidir. Resûlullah sallallahü aleyhi ve sellem, Medine’ye hicret ettiği zaman, devesinin ilk çöktüğü yerde inşa edilmiştir. Peygamberimiz sallallahü aleyhi ve sellem, Medine’de önce Halid bin Zeyd Ebû Eyyûb el-Ensari hazretlerinin evinde 7 ay misafir kaldı. Hazret-i Ebû Bekir’den ödünç aldığı 10 altın ile bu arsayı satın alıp, düzelttiler. Hicretin ikinci senesinin Safer ayında mescit tamam oldu. Üzeri hurma dal ve yapraklarıyle örtüldü. Üç kapısı vardı. Mihrabı, şimdiki Bab-ı Tevessül yerindeydi. Şimdi mihrabın yerinde olan kapısından cemaat girer çıkardı. Temelin derinliği ve duvarların kalınlığı iki buçuk metre (üç arşın) idi. Temeli taşdan, duvarları kerpiçtendi. Eni boyu yaklaşık sekiz buçuk metre (10 arşın), yüksekliği de yaklaşık 6 metre (7 arşın) idi. Medine’deyken, Peygamberimiz vefat edinceye kadar, bütün namazlarını hep bu camide cemaatla kıldı. Bu mescit, daha sonraları büyük tamiratlar yapılarak genişletildi. Şimdiki şekline ve ebadına yakın olarak inşası Emevi Halifesi Velid bin Abdülmelik zamanına rastlar.

Hz. Muhammed (SAV) ve Eshab-ı kiram zamanında daha birçok camiler yapılmıştır. Resûlullah sallallahü aleyhi ve sellem Mekke’den Medine’ye hicret ederken, önce Kuba köyüne uğradı. Burada 10 günden fazla kaldı. Kuba Mescidi denilen camiyi yaptırdı. İlk Cuma namazının kılındığı cami, Ranuna Vadisindeki "Mescid-i Cuma"dır. Mescid-i Fadih, Mescid-i beni Kureyza, Mescid-i Ümm-i İbrahim, Mescid-i Beni Zafer, Mescid-ül-İcabe, Mescid-ül-Fetih, Mescid-ül-Kıbleteyn, Mescid-i Zühabe, Mescid-i Cebel-i Ayniyye, Mescid-ül-Baki vs. bunlardan başlıcalarıydı. Mescid-i Dırar, Kuba köyünde bulunan münafıklardan ileri gelenleri tarafından, kötü maksatla yaptırılan toplantı yeridir. Resûlullah efendimiz burada namaz kılmamış ve yıktırmıştır. Yeri belli değildir



etiket : caminin bölümleri, caminin kısımlarının açıklaması, cami bölümleri, cami

Yorum Yaz